Türk-İslam Sanatları Merkezi

Binaların iç duvarlarını, kubbelerini ve tavanlarını sıva, ahşap taş, bez, ve deri gibi malzeme üzerine renkli boyalar (toprak yada kök boyalar) bazen de altın varak kullanarak, ince kıllı kalem tabir edilen fırçalarla nakışlama işlemine kalem işi denilmektedir. Bu nakışları yapan kişi kalemkar, projeyi hazırlayan kişi de nakkaş olarak adlandırılmaktadır.
Toplam Okunma:24 Bugün Okunma:0 Son Okunma:04 September 2010

Tezhip lügat manasına göre “altınlama” demektir. Eskilerin hüsnü-hat sanatı dedikleri güzel yazı niteliğindeki yazıların etrafı ve el yazması kitapların (Kur’an’lar, murakkalar, kıt’alar, divanlar) başlık sahifeleri ve diğer yerlerine çeşitli desen ve motiflerle yapılan süslemelere tezhip, bu sanatın ustalarına da müzehhip denir. Arapça’da altınlama manasına gelen tezhip sözü yalnız altın yaldızla işlenen işleri ifade etmez; boyalarla yapılan ince kitap tezyinatına da denir. Sırf altınla yapılan benzer işlere halkâri denilir ki altın yaldızla süslenmiş mânasına gelir.
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:7 Bugün Okunma:0 Son Okunma:03 September 2010

Viyana İşi
Aslında sedeften çok uzak (2 Boulle.) sanatının ağırlıkta olduğu bir üsluptur. Geleneksel üslupta tasarladıkları mobilyaların siyah zemin üzerine sarı (pirinç), bakır ve kurşun gibi malzemelerle kesilmiş kompozisyon montajlanır. Daha sonra bu kompozisyonun en dış çevreleri 1–2 milim şeklinde çekilmiş sarı tellerle 1–1,5 mm kanallar oluşturulacak biçimde çevrilir. Bu kanalların içine ise yeşil renkli Arusek’de denilen sedefler gelişigüzel şekilde kırılarak boşluklu biçimde yapıştırılır. Bu ufak boşluklar daha sonra alçı gibi beyaz malzemeyle macunlanır. Ve kuruduktan sonra perdahlanıp ince tesviyeden sonra cilalanır. En sonunda geleneksel konularını (dinsel mitolojik) tasvir eden bronzdan figürler ve ince kabartmalı bronz çıtalarla zenginleştirilerek ürüne son şekli verilir.
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:15 Bugün Okunma:0 Son Okunma:04 September 2010

Sedef sanatının günümüze ulaşmış ilk örnekleri Sümerlilerin mezar taşlarında ve muhtemelen Ortadoğu ülkelerinden birinde, deniz kabukları ve kireç taşı ile bir arada işlenmiştir sedef. (M.Ö. 4000 yılları) (1) Yakın tarihte ise dünyada bilinen 5 ekolü vardır. Ancak bunların dışında çeşitli ülkelerde sedefi; mobilyalarında kullanmışsa da, literatüre girememiştir. Osmanlıda ilk sedefli örnek 15.inci yy.da Amasya 2.Beyazıt Camii iç panjurları ve cümle kapısıdır. 1480li yıllar.
Osmanlı Padişahları her sanata değer verdikleri gibi sedef sanatına da değer verirlerdi. Meşhur Mimar ve Sedefkâr olan Sedefkâr Mehmet Ağa’nın Koca Sinan’ın teşviki ile dönemin padişahına bir Kur-an rahlesi yapması ile padişahtan taltif alıp kapu başılığına(5) atanması, yapılan Selâtin Camilere mutlaka sedefli kapılar Kur-an muhafazaları, kürsüler, iç panjurlar, rahleler yaptırılması. Evliya Çelebi’nin rivayetine göre; F.Sultan Mehmet Han’ın tabutunun som sedeften olması (ki; bu ulaşılan en eski sedefli eser örnekleriyle çelişiyor) bu sanata yeterince değer verdiklerini gösterir.
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:12 Bugün Okunma:1 Son Okunma:23 August 2010

Sedef sanatı bir anlamda ahşap işleme sanatıdır. Ahşap mobilyaların denizden elde edilen sedefle, bağayı fildişini değişik renkli ağaç köklerini ve benzeri malzemeleri bir arada değişik motiflerle kesip kaplama sanatıdır. Tabi bu özetle anlatılanlar aslında sanatın tarzına, ülkesine göre çok değişik teknikler, stiller ve malzemeyle üretim yaptıkları üst düzey bir mobilyacılık sanatıdır.
İnsanlar hayatlarını kolaylaştırmada kullandıkları araçların neredeyse tümünde kullanabilmişler sedefi. Her bölge insanı kendi dinine, kültürüne, yaşam tarzına göre ekoller geliştirmiş. Ancak genelde tarih boyunca her bölge, dinsel mekânlarını ve dini eşyalarını süslemişler. Sedefli eserleri üretebilmek son derece beceri isteyen son derece bilgi birikimi isteyen meşakkatli sabır gerektiren ciddi bir sanat olması hasebiyle üretilen eserleri elde etmek tarihte ve günümüzde oldukça pahalı ve zor olmuştur.
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:12 Bugün Okunma:0 Son Okunma:03 September 2010
Ebru için gerekli olan malzemeler boya, kitreli su, sığır ödü, kağıt, tekne, fırça, biz ve taraklardır. Ebru yapımının zor olan kısmı bu malzemelerden kitreli su ve boyanın hazırlanması kısmıdır. Geven denilen otun gövdesinden elde edilen ve beyaz renkli bir tür zamk olan, baharatçı veya aktarlarda satılan kitre belli oranda, suyla bir kabın içinde karıştırılır. Oluşturulan bu karışım arada yoğrularak ve karıştırılarak 12 saat kadar bekletilir. Kitre bu süre sonunda suda erir ve karışım boza kıvamından biraz daha seyrek bir hal alır. Hazırlanan sıvı ince bir tülbent ile süzülerek temizlenir. Kitreli su son haliyle tekneye yavaşça ve köpürtmeden boşaltılır.Ebru teknesi genellikle dikdörtgen biçiminde yayvan bir teknedir, alüminyum bir baklava tepsisine benzer. Katı halde bulunan toprak ebru boyalarının kullanılabilir hale gelmesi için önce iyice ezilmesi ve mümkün olduğunca toz haline getirilmesi gerekir. Bu işlem mermer üzerinde “desteseng” adı verilen bir taş yardımıyla ezilerek yapılır.İyice ezilen ve su ile macun kıvamına getirilen boyanın içine öd katılır, katılan ödün miktarının doğru ayarlanabilmesi için, kitreli su üzerinde denemeler yapılır. Boya fırça ile kitreli suya serpilir. Boya, içindeki öd miktarına bağlı olarak dağılır, su üzerindeki boya açılımlarına bakarak istenilen kıvam sağlanır. Hazırlanan boyalar ayrı ayrı kaplarda saklanır. Boyalarda ana renkler şunlardır; mavi ( Lahor çividi ), sarı ( arsenik sülfür içeren toprak), kırmızı ( demir oksit içeren toprak ), siyah ( siyah oksit-is ) ve beyaz ( üstübeç ).
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:24 Bugün Okunma:0 Son Okunma:03 September 2010

Bu konuda kaynaklarda farklı bilgiler yer almakla birlikte, ebru sanatının 15. yüzyılda Türkistan’da ortaya çıktığı ve İpek Yolu ile Anadolu, İran ve Hindistan’a yayıldığı söylenebilir.
İran kaynaklarına göre ebru sanatı, Hindistan’daki İranlılar tarafından İran’a getirilmiş, oradan Anadolu’ya yayılmıştır. Anadolu’ya gelen yabancı tüccarlar, diplomatlar ve seyyahlar aracılığıyla da “Türk Kağıdı” adıyla Avrupa’ya taşınmıştır.
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:6 Bugün Okunma:0 Son Okunma:23 August 2010

Büyük bir sabır ve zahmet ile vücuda getirilen, kim tarafından, nasıl ve ne amaçla geliştirildiği tam olarak bilinmeyen ebru, Türklerde kağıdın süsleme sanatlarında kullanılmasıyla büyük aşama kaydetmiştir. Çeşitli bitkiler, çiçekler ve varaklar kullanılarak çeşitli kağıt üretimi yapılmış, paralelinde ebru sanatı da geliştirilmiştir.
Ebru tarih boyunca kelime anlamı olarak çeşitli biçimlerde ifade edilmiştir Bulut gibi, mermer damarları gibi renkli, dalgalı ve hareli şekillerle kağıtlara yapılan süsleme sanatı şeklinde tanımlanan ebrunun bazı kaynaklarda yüz suyu anlamına gelen “ab-ı ru” sözcüğünden geldiği söylenmektedir. Ebruda su üzerine bırakılan boya damlaları, düştükten sonra yayılırlar ve çeşitli şekiller oluştururlar. Sonuç olarak insan elinin de müdahalesi ile inanılmaz görüntüler çıkar ortaya…
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:12 Bugün Okunma:2 Son Okunma:04 September 2010

Şüphesiz her sanat eseri meydana getirilirken bir takım âlet ve malzeme kullanılmaktadır. Kullanılan âlet ve malzemenin kalitesi, doğrudan sanat eserinin kalitesine tesir etmektedir. Bu konuda söylenmiş bir atasözü bunu teyid etmektedir: “Kem âlât ile kemâlât olmaz”.(1) Kaliteli, sağlam ve iyi malzeme ile kaliteli ve güzel işler çıkarılacağı muhakkaktır. Kaliteli ve sağlam bir kalem, kaliteli ve iyi bir mürekkeb, iyi terbiye edilmiş aherli kağıdın kullanıldığı bir yazı, aynı evsafı taşıyacaktır. Kalem, kağıt ve mürekkebin iyi ve uyumlu olması çok büyük önem arz eder.
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:20 Bugün Okunma:1 Son Okunma:02 September 2010
.jpg)
Arap yazısının ortaya çıkışı hakkında İslâmî kaynaklarda çok farklı ve çeşitli rivayetler mevcuttur.(1) Bu bilgiler ihtilâflı olduğu gibi kesin de değildir. Merhum Nihad M. Çetin (ö. 1991) bu bilgi ve rivayetleri üç ana grupta toplamıştır.(2) Birinci görüş: yazının kaynağı tevkîfî, yani ilâhîdir. Buna göre, bütün yazıların mucidi, ilk insan ve peygamber olan Hz. Âdem’dir. Hz. Âdem, yazıları balçıklar üzerine yazmış, Nuh tufanından sonra da her kavim kendi yazısını bulup öğrenmiştir. İlk Arap yazısını öğrenen Hz. İsmail olmuştur. İkinci görüş: Arap yazısının “güney arabistan yazısı” yahut “himyerî” yazıdan türediği şeklindedir. Yazı Güney Arabistan’dan, ticarî münasebetler sebebiyle, önce Şam bölgesine, daha sonra da Hicâz bölgesine intikal etmiştir. Üçüncü görüş ise: Arap yazısının nabat yazısının değişiminden elde edildiği şeklindedir.
Devamını okuyun »
Toplam Okunma:49 Bugün Okunma:0 Son Okunma:04 September 2010